18 Mayıs 2008 Pazar

siz de okuyor musunuz bu haberleri?

Burada kampüsün içinde devamlı yeni binalar yapılıyor. Çok hızlı ilerliyor inşaatlar. Bunun haricinde ilgimi çeken şey inşaat alanının güvenliği. Tam kampüsün kalbinde kimsenin başına tuğla düşümüyor mesela. Çünkü inşaat yeri tam merkezde kalacak şekilde çevrilmiş oluyor. Bu alana giriş çıkışlar ciddi şekilde güvenli hale getirilmiş. Ortalıkta bir kamyon göremezsiniz çünkü bu tür taşıma işleri henüz sabahın çok erken saatlerinde halledilmiş oluyor.
Peki çalışanlar? Kasksız bir çalışan görmedim. Ağır işler yapanların bellerinde kuşakları oluyor vs.. Her şey düşünülmüş yani.

Tam da İstanbul'un büyüdüğü bir devirde orada büyümüş biri olarak (inşaatlarda oyun oynayan bir nesildik) hayatımda ilk kez kasklı inşaat işçisi Bakırköy'de büyük bir alış veriş merkezi yapılıyorken görmüştüm. Belli ki yabancı bir şirketin güvenlik kuralları geçerliydi orada. Sıradan inşaatçının hayatı ne kadar ucuz diye düşünmüştüm.

1999 depreminin ardından sadece işçinin değil, bizim memlekette insanın hayatının çok ucuz olduğunu iyice idrak etmiştim. Ne acı! Şimdi aynı acı ve rahatsız edici tat yoğunluğunu arttırmış durumda. Daha çok daha çok gözümüze batıyor. Henüz öyle kocaman bir deprem olmuş değil. Fakat pisi pisine ne çok ölüm haberi var, farkında mıyız?

Radikal gazetesi devamlı Tuzla'daki tersane işçilerinin ölümünü ilk sayfadan haber yapıyor. Tıpkı bugün yaptığı gibi. Bakın ne diyor haber:

Ölümlerin hızına yetişemiyoruz
'Ölüm Kampı' Tuzla tersanelerinde dün öğlen bir işçi daha yaşamını yitirdi. Radikal, herkesin seyrettiği ölümleri bugünkü manşetine taşıdı. Ancak gece yarısı baskı bittikten sonra günün ikinci ölüm haberi geldi

“Tersane işçileri olarak insanca çalışma koşulları istediğimizi defalarca iletmemize karşın taleplerimizi uygulamamakta direnen Gemi İnşa Sanayicileri Birliği bu konuda sessiz kalan Çalışma Bakanlığı artık kaç işçinin ölmesine göz yumacak.” diyor Limter-İş.

Sahi biz nasıl da güzel üç maymunu oynayabiliyoruz?

16 Mayıs 2008 Cuma

nasıl?

Sonunda kongreye başvurumu yetiştirebildim. Dün akşam son başvuru gününün son saatine kadar bekletti beni danışman hocam. Sonrasında hissettiğim rahatlamayı anlatamam. Bilmem öncesindeki stresi anlatmama gerek var mı?

Uzun zamanın en heyecan verici haberi diye yazdım bunu. Haricinde pek bir kıpırtı yok, ben çalışıyorum hep, eve iş götürüyorum, yok benim çalıştığım yetmezmiş gibi sevgülü kocamı da çalıştırıyorum. Her şeye meraklı biriyle olmanın avantajı bu. Sorduğu sorular, yorumları, yazdığı kodlar vs. hepsi çok işime yarıyor hem de birlikte vakit geçirebilmiş oluyoruz.
Bütün her şey iyi güzel de ben sakin bir insan olamıyorum bir türlü. Nasıl stres yapmadan sıkıntıların üstesinden gelinir, insan kendini bunaltmadan nasıl...
Yani nasıl oluyor da şu sakin insanlar sakin olabiliyor, kendilerine hiç bir şeyi dert etmeden durabiliyor? Bilen var mı bu işin sırrını?

12 Mayıs 2008 Pazartesi

bilimsel hislenme ve Allah müstahakınızı versin!

Tüm haftasonunu labaratuvarda çalışarak geçirdim. Yine çalışmaya başlamadan evvel kısacık da olsa yazayım istedim. Tübitak'tan yayınlanmış bir kitap okuduğumu hatırlıyorum. İsmini çıkaramasam da içeriği gayet aklımda. Kendilerini bilime adamış insanların hayat hikayeleri anlatılıyordu, ağlaya ağlaya okumuştum.

Dün saatlerce gözlerim pörtleyene kadar mikroskopta çalıştığımda geldi aklıma bu. Çok hevesliydim ben, çok istekli, bir şeyler yapacaktım, iyi bir şeyler. Şu an bunu başarabiliyorum gibi bir şey söyleyemem elbette. Daha yaş kaç ki? İyi şeyler yapacak olmanın umudu hep içimde. Sadece haftasonunu bir iki seferliğine bilime adamış olmakla olmuyor bu işler elbet. Ama içimde öyle çocukça bir benzeştirme doğdu, öyle sevindirdi beni.
Bu gün üzerimde yanda gördüğünüz resimli sevgiliden hediye tişörtüm var. Motivasyon buna denir!

****

Hah bir de Allah müstahakınızı (layığınızı) versin diye bir söz vardı sanırım (bir türlü güvenemiyorum deyim dağarcığıma). İşte şu habere kaynak kişilere "Allah müstahakınızı versin!" demek istiyorum.

09 Mayıs 2008 Cuma

Her şeyi bırakıp kaçasım var.
Günlerdir, haftalardır deneyler içinde boğuşmaktayım. Çok çalışıyorum, çok çalışmam lazım, çokkkkkk... Hala elle tutulur sonuçlara ulaşamamış olmanın gerginliği üzerimde. Önümüzdeki Neuroscience kongresine katılmak için başvuru süresi dolmak üzere, ben hala ne yazıp da katılacağımı kestirmeye çalışıyorum. Öyle mızmız, öyle yorgun ve bıkkınım!

Güzel şeyler anlatayım şimdi de.
Geçen haftasonunda burada bir adaya gittik kamp yapmak üzere. İki kişilik ve çok keyifli bir gezi oldu. Sırtımızda çantalarla saatlerce yürümek yorucuydu ama sonuçta ulaştığımız yeri görünce her şeye değermiş dedik. Kamp yerimize 5-10 dakika uzakta koca okyanus vardı. Sesi, getirdiği rüzgar, ferahlığı insanın içini açıyordu.

Elbette aksi giden şey olmadı değil. İlk başta kamp yerinde ayağımdan yukarı çıkmaya başlayan tırtılın fotograflarını çekmiştim. Zaman içerisinde her rüzgar estikçe tepeme tırtıl yağmaya başlıyor gibi oldu. İlk beş-on tanesinde hala iyiydim, sanırım sonra saçma sapan tiksinti halleri içine girdim. Erkenden yattık bizde, benim yüzümden zavallı sevgilimin kamp keyfini kaçırdım.

Erken kalktık bu yüzden, güneşin doğuşunu izledik okyanusa karşı.
Bir kez daha anladık ki bizden romantik çift falan olmaz. Koca sahilde yalnızız, güneş yükseldikçe "hah şimdi romantik olmanın tam sırası" deyip poz vererek dalga geçtik kendimizle.
Adanın güzelliklerinden biri de vahşi atlarıydı. Resimdeki çok güzel bir taydı, korkmadı bizden, pozlar verdi. Uzun bir yürüyüşü keyifli hale getirdi.

Yorgun argın eve döndükten sonra pazartesi gününü cuma sanarak başladım haftaya. Ama bugün cuma, ama ben haftasonunda yine burada, iş yerinde olacağım.

05 Mayıs 2008 Pazartesi

3 - 0

Benim doğum günüm bugün, 30. yaşımı doldurdum.
Artık büyümek diyemeyeceğimiz bir sürecin yaşı bu. İlginçtir yaşımı söylerken çekinir buldum kendimi. Bu yaşı hak edecek kadar olgun davranamadığım gibi bir ön yargım var sanki. Sanki 30lu yaşlar böyle durulmuş, daha bir erişkin, daha bir akıllı, olgun bir dönem de ben daha çok çömezim gibi.

29 Nisan 2008 Salı

Recep Tayyip Erdoğan'ın 1 Mayıs hatırası

20 yıl önce üzerine grev sözcüsü önlüğü giyip şöyle demiş R.T. Erdoğan:

“Ülkemizde özellikle 1980 sonrası hükümetler işçi haklarına insan onuruna yakışmayacak şekilde ilgisiz kalmaktadır. Alın teri kutsallığını yitirmiştir. Ülkemizde işçilerimiz kira ücretlerini dahi ödeyemeyecek zorluklar içerisindedir. Bu zulme son verene kadar haklı ve kararlı mücadelelerin yanında olmayı inancımız gereği görev telakki ederiz”



Haberin kaynağı: http://www.ntvmsnbc.com/news/444620.asp

25 Nisan 2008 Cuma

yabani



Yazacak şey kalmadı sanki.
Yabaniliğim tutmuş durumda. Annem böyle derdi evet, yabani.
Uzaklaşıp hiç tanınmadığım bir yerde insanlardan içten bir gülümseme yakalamayı hayal ediyorum. İstediğim yalnızlık mı yoksa kalabalık mı hala seçebilmiş değilim. Zaten yabanilik de bu yüzden. Evcilleşmeyi beceremedim, kararsızlığımdan sanırım.

Sanırım üniversiteyi bitirdiğimde hala aysberg (neden/nasıl benimsenmişse dilimizce) deniyordu bana. Gocunmazdım. Bir keresinde sessizliğimden rahatsız olan bir gözlemci arkadaş benim ne yapmaya çalıştığımı özetlemişti kendince ve coşkuyla. Dediğine göre ben susarak yargılamaktaymışım insanları, bir de izleyerek, sessizliğim bir çeşit tepkiymiş ama buna hakkım yokmuş. Üstüne üstlük ben konuşmayı da çok severdim, çoğu bilmezdi.
Çocukluğunda ya ağaç tepesinde (en tepe, en esnek taze dalında hani) kendini rüzgara vermeyi ya da masanın altında vakit geçirmeyi seven bir insan nasıl bilir ki insanların arasına karışmayı? Büyüyüp de ağaç dallarından iyice uzaklaşınca bilirmiş gibi yaptım sanırım. En iyi öğrenme yolu hikayeleri çıkarmaktı sanki, yüzlerce kişilik anfide onlarca kişiyi kendimi tanıtmadan tanıdım. Sorsalar sabah çayı nasıl içmeyi sevdiklerini, diğer insanlarla olan ilişkilerini, hoşlandıkları adamı/kadını/giysiyi/saç modelini, hangi güzergahtan evine gittiğini vs. anlatabilirdim. Hiç anlatmadım sanırım. Bir insanın kendi hikayesiyle tanışması nasıl bir duydur acaba? Kendi hakkımda yazdığımı hatırlarım, başkalaştırarak, o diyerek. Gençliğimi böyle oyalamış oldum.
Sonra değişiverdim. Konuştuğum bir doktor insan bir aşık olduğunda bir de çocuğu olduğunda böyle hissediyor dedi. Sanırım benim için birincisi geçerli oldu. Eskiden derdim ki annelik bir çeşit canavarlık. Hormonlarınla bambaşka bir şekle bürünüyor duyguların ve bedenin, sonrasında da içinden sana benzeyen bir başka canlı çıkarıyorsun. Ne zaman ki duygulanım halimi kontrol edemez oldum, anladım ki ben de başkalaşmışım. Geri dönüşü yok sanırım bunun. Yıllardır değişmedi. Ben hızla değiştim ve öylece kalakaldım. Sanki biraz arada, hiç bir yere ait olamadan.

21 Nisan 2008 Pazartesi

Her Türk münferit doğar

Pippa Bacca'nın ölümüne, öldürülmeden önce başına gelenlere, daha da önce gelinliğiyle yola çıkış sebeplerine dair söylenecek çok şey var. Herkes kendince bir şeyler söyledi zaten. Herkes çok üzgün, tecavüzcü katil bile kafasını duvarlara vuruyor diyordu bir gazete haberi. Tecavüzün, adam öldürmenin dehşetinden miydi yoksa imajın leke tutmazlığı diye bir şey olmadığının, Türkiye'nin ve katilin başına geleceklerinin görülebiliyor olmasından mıydı bu büyük endişe/matem hali?

Sabah okuduğum ilk haberlerden biri (evet ben 3.sayfa haberlerini de okurum) 94 (doksan dört) yaşında bir kadına (hani nine dediğimiz, kırılacakmış gibi narin olan kadınlardan) tecavüz girişimiydi, tabii dövülerek. Bu bahsettiğim haberin Yıldırım Türker'in şu yazısıyla aynı günde yayınlanmış olması tesadüf değil elbet. 94 yaşında bir kadın değilse 13 yaşında kız çocuğu olurdu kurban, ama muhakkak bir kurban olurdu bu güne ait.

"... ve daha bütün insanlık hallerini sıralasak onlar diye, her şeyden geçtim kadın diye, 'kirletilmek' fiiliyle peçelenmiş diye her gün kaç kadın tecavüze uğruyor diye düşünmüşlüğünüz var mı? "

17 Nisan 2008 Perşembe

Son zamanlarda sıkça dinliyorum bu şarkıyı. Cem Adrian'ı sevdim ben. Sesi, şarkıları ve tarzının farklı olduğu ortada. Bir de yalnız, hüzünlü ama haylaz bir çocuk bakışı var gözünde.

sokak boyama sanatı

Bu sabah belki de ilk kez gazete okuyup içim daralmadan başka dünyalara giriverdim. Kurt Wenner ismiyle karşılaştım. İtalyan, mimar ve sokak boyama sanatçısı. Sokak boyama (street painting) sanatı da nedir ki, o da mı sanat olmuş diyenler olabilir. Fotograflara bakmak yeterli cevap için.





Eminim bizim memlekette bunu yapmak isteyenleri polis, zabıta ya da memleketim insanın ta kendisi engel olur, hakaret eder (sıradışı olana tükürüldüğüne şahidiz sonuçta) ve dışlar.
Ben bile kendi kardeşimin bu ilgisini başlarda yadırgamıştım. Kimsenin göremeyeceği en köşe bucaktaki sokak duvarlarını ya da odasını resimlediğinden başı hep derde girecek endişem vardır.
Şu resimleri kim görmek istemez? Böylesine etkileyici göz yanılmalarını, derinliği kim tecrübe etmek istemez?



Ayrıca şu adreste de başka örnekler göreceksiniz. Kamera kayıtlarıyla göstermişler 3 boyutun nasıl caddelere aktarılabildiğini.

Bu arada ilk resmin adı "Office Stress", ne güzel anlatmış değil mi :)